14 Eylül 2007 Cuma

RAMAZAN GELDİ!



Ramazan ayı geldi. Müslümanlığın oruç ayı. Ülkemizde müslümanlık artık siyasileştiği için, müslümanlık felsefesi yanlış yaklaşımlarla sömürüldüğü için ramazan ve oruç ayı da siyasi bir baskı halinde arz'ı endam eyledi.

Efendim; islam bilginleri orucu çeşitlendirmiş.

- Avam orucu,

- Havass orucu,

- Havassın da havassı orucu.

Bu çeşitlendirmeye göre; "avam" sadece midesine oruç tutturur. Yani belirtilen süreler içinde yemez, içmez.

"Havass" sadece midesine değil, beş duyusuna da oruç tutturur. Yalan söylemez, dedikodu yapmaz, kul hakkı yemez, gönül kırmaz...

"Havassın da havassı" ise bütün bunların yanında gönlüne ve hayallerine de oruç tutturur. "Kötü" herhangi bir "şey"in gönlüne ve hayallerine girmesine engel olur!..MUŞ!..

Düz mantıkla, havass; elit kesim, avam; ayak takımı anlamına geliyor.

Ancak "avam" için "halk" gibi bir karşılık da kullanılıyor. Sıradan halk.

"Havass" sözcüğünün en bilinen karşılığı ise ; "islami büyücülük" . Bunu da ikiye ayırıyorlar;

- Sıradan büyü ( ki, basiretim açılsın, işim rast gelsin, kısmetim

açılsın, evden kaçan kocam geri dönsün..vs.)

- Yüksek büyü ( Kendini geliştirme yolu, bilgilenme ve

bilgilendirme yolu, kişisel güç, kudret, insanlar

üzerinde kontrol kurmak .. vs.)

Anladığım kadarı ile günümüzde "avam" orucu pek popüler. Yöneticilerimizden tutun da sokaktan geçen simitçiye kadar herkes "avam" orucu tutmakta. Yani sadece midesini "adam" etmekte! Ha bu arada oruç olduğunu söylemek veya hissettirici eylemlerde bulunmak da avamlık!

Ülkemizde ramazan ayında taksiye binersiniz, sürücü hata üzerine hata yapar, uyarırsınız; ' ya abla orucum, oruç başıma vurdu işte' der. Yani orucu mazeret olarak kullanır. Çeker adam yaralar, savunmasında; ' oruçtum, kan beynime çıkmış, ne yaptığımı bilemedim!' der. İş yerinde telafi edilemez hatalar yapar, amirine veya müdürüne; ' oruçtum efendim, iftara da yakın bir zamandı, yaptım işte bu hatayı. Oruç olmasaydım yapmazdım böyle bir hatayı, biliyorsunuz.' der. Başbakanımızın kan şekeri düşer, hastaneye kaldırılır, seruma bağlanır. Halka yapılan açıklama sonrası, başbakanın orucu bozuldu mu bozulmadı mı tartışması başlar, günlerce sürer.

Bu bir ay içinde üretim durur. Devlet daireleri ve bazı belediyeler erken paydos eder. Çünkü kerkesin çok önemli bir mazereti vardır. ORUÇ tutmaktadırlar!

Oruç olduğunu söylemek veya hissettirmek "avam"lık hatta "günah" sa islamiyette; biz bırakın söyleyip hissettirmeyi, "mazeret" olarak kullanırız, oruç olmayı..

Tv de ki bütün haber ve magazin programlarında yeme, içme üzerine ahkam kesilmekte, şu sıralar. Yani "mide" meseleleri konuşulmakta bol bol. Yani ülkemizde ki bütün sorunların da üzerindeki tek konu; mide meselemiz!..

"Şekilcilik, avamlıktır." gibi bir önermeden yola çıkıp, matematiksel düşünecek olursak, çıkarımımız şu olacaktır:

Ülkemizde müslümanlık, "şekil"ci olduğu için "avam" dır! ( türban, oruç tutma seramonisi, cuma günleri camii dışına taşma, yürüme yollarını kapatıp bir de yapılana saygı bekleyen kalabalıklar oluşturma.. vs. bütün bunlar şekilcidir. Öyleyse avamdır. )




Şimdi biraz daha evrenselleşirsek, dinin dünya çapında bir "moda akımı" olduğunu düşünmemek elde değil. Zamanında budizm modası vardı. Bir çok ünlü isim budist olmuştu. Sanıyorum şu aralar "müslümanlık" moda. Çünkü süper güçlerin ve ülkemizdeki yardakçılarının, müslüman dünyasında oynadıkları ve oynamayı planladıkları oyunların kolaylaşması için çok elzem bir biçimde moda olması gerekiyor, müslümanlığın!.. Hele ramazan ayı çok önemli. Yukarıdaki gibi kutlama mesajları yayınlayarak destekliyorlar bu akımı. Zaten üçüncü dünya devleti olarak adlandırılan ülkemizde üretimin bir ay boyunca durması, inanılmaz güzellikte bir "ekmek üstü yağ" geyiği! ..




"Ahhh!.. keşke diğer onbir ayda da oruç tutabilseydik!"

Bu da bir magazin programında galeyana gelip, gözleri dolu dolu ( ama cebi de dolu dolu ) yapılan,bir ünlü sanatçı (!) mızın geyiği!...




İşte bütün bunları benim "mide"m almıyor. Ben de ramazan ayında bunları yaşamama "oruc"u tutacak olursam, ne olacak benim halim?..

Bu konu yazıla yazıla bitmeyecek bir konu. Bu günlük bu kadar.

Devam edeceğiz efendim!



Sevgiyle...

10 Eylül 2007 Pazartesi

HOŞ SEDA

Bizler gideriz. Ardımıza bakarak mı, bakmadan mı bilmiyorum. Bizler birer enerji olarak bu platformdaki işimiz bittiğinde gideriz.

Gitmek aniden alınmış bir karar da olabilir. Bu kararı vermek uzun süreler de alabilir.
Ama karar verir ve gideriz.
Bütün 'geliş'ler 'gidiş'lidir.
'Gidişler 'geliş'li olmayabilir!

Bir hoş 'seda' bırakırız, bu gökkubbede!..
Sadece bir hoş 'seda' bırakırız!..


O'nun ki gerçekten 'hoş' tu!...

Sevgiyle...

5 Eylül 2007 Çarşamba

YORUM"SUZ"LU

Sene 1983. Üniversite öğrencisiydim. O zamanlar Karşıyaka - Konak arası körfez vapuru ve belediye otobüslerinin yanı sıra dolmuşlar da çalışırdı. İzmir Devlet Tiyatrosunun açtığı Gençlik Tiyatrosu sınavını kazanmıştım. Değerli üstad Erhan Gökgücü liderliğinde Cevdet Arıcılar, Serap Büyükağaoğlu ( şimdi ki soyadı Sağlar ) gibi sanatçıların verdiği eğitim programı gereği haftada üç gün saat 18:00 le 20:00 arasında İzmir Devlet Tiyatrosu Konak sahnesinde çalışma programına katılıyordum. İşte bir pazartesi günü körfez vapurunu kaçırdığım için "dolmuş"a bindim. Yol boyunca o gün yapılacak çalışma ile ilgili notlarımı gözden geçirmek üzere çantamdaki dosyamı çıkardım, dolmuş tam gaz altın yola girdiğinde ben de tam konsantrasyon notlarımı okuyordum ki; birden önce kulaklarımı sonra zihnimi bulandıran bir "dolmuş şarkısı" beni allak bullak etti. Şarkının melodisi çok bilindik birbirinin tekrarı olan bir arabesk sesler dizisi olduğu için ayrımsamam mümkün değil ama sözlerini yaşamımın sonuna kadar unutamayacağım;

"Aynı anneden mi doğduk,
Aynı babadan mı olduk,
Neden bana abi diyorsun,
Severken kardeş mi olduk?"

Dolmuş şoförü şarkı bitince kaseti başa alıyor, tekrar tekrar dinliyordu bu sözleri. Sanıyorum son durağa kadar onbeş kez dinlemiştik şarkıyı.

O zamanlar dolmuş kültürünün bir uzantısı olarak isimlendirilen arabesk müzik furyası, Ferdi Tayfur dinleyen dolmuş şoförleri ile Orhan Gencebay dinleyen dolmuş şoförleri ayırımına kadar uzanmıştı. Hatta ciddi bir hizipleşme oluşmuş, yaralanmalara varan sokak kavgalarının baş nedeni olmuştu.

Daha sonra uzun yola çıkan kamyon şoförlerinin, kamyonlarının arkasına yazdırdıkları önce tek kelimelik sonra birkaç cümleye varan grafiti tadında yazılar ile tanıştı gözlerimiz ve beynimiz. ("Susurluk Kamyonu" nun arkasında ki yazı neydi acaba?)

İşte bu yazılar öylesine sardı sarmaladı ki insanlarımızı. Bu konuda yarışmalar bile düzenlenir oldu. Hem de ödüllü yarışmalar. Şimdi bu konu ile ilgili haberi aynen aktarıyorum. İyi eğlenceler (!) diliyorum.

" Horoz Lojistik 65. yılında kamyon arkası yazı yarışması düzenlemiş. Daha önce duyulmamış ve görülmemiş kamyon arkası yazıları gerekçeli yarışmaya 5750 kişi katılmış. İşte kazananlar;

Birinci; ' Kamyon Çeker 10-20 ton, Gönlüm Çeker Paris Hilton'

İkinci; ' Hayatımı Yazsam, Duble Yol Olur..'

Üçüncü; ' Araman İçin İlla Hata mı Yapmam Gerekir?'

Mansiyon 1 ; ' Küresel Isınmaya Karşı Su Tankerlerine Geçiş

Üstünlüğü Verilsin!'

Mansiyon 2 ; ' İyi Mazot Selülit Yapmaz!'

Mansiyon 3 ; ' Gazla Uçabilirsin, Ama Frenle

Konamazsın!'

Mansiyon 4 ; ' Bas Gaza, Frene, Debriyaja..

Götür Ver Parayı Vergiye,

Stopaja!..'

Mansiyon 5 ; ' Ne Müslüm'den Ne de Orhan'

dan, Sevdiğim Tek Parça

" Yedek Parça".'

Jüri Özel Ödülü; ' Arabada Yalnız Var!' "

Sevgiyle !...

27 Ağustos 2007 Pazartesi

SEVİMLİ VE ÖNEMLİ

Bu sevimli kedicik ne düşünüyor sizce? Neyi dert etmiş sizce? Bence matematikteki işaratler yasasına takmış kafasını. Bir türlü anlayamadığı bir nokta var. O kadar hüzünlü bakıyorki, dayanamadım. Yüzündeki bu hüznü silecek ufak bir açıklama yapmak istedim.



Öğrencilerin en fazla yaptığı matematik hatalarının başında geliyor galiba ( + ) , ( - ) işaretli sayılarla çarpma işlemi yapmak. Ne kadar dikkat etseler de temel mantığını anlayamadıkları için işaretlerde hata yapıyorlar.



(+) işaretli bir sayı ile (+) işaretli başka bir sayının çarpım sonucunun da (+) olduğunu anlayabiliyorlar tabii ki;



(+5).(+4)=(+20) dir.



hatta işaret kullanma gereksinimi bile yoktur. Yani;



5.4=20 dir.



Bu yazılım da yeterlidir.



(+) işaretli bir sayı ile (-) işaretli bir başka sayının çarpımının da (-) işaretli olduğunu da anlayabiliyorlar sanırım.



(-5).(+4)=(-20) dir.



Anlayamayanlar için, (-5) sayısının 4 defa kendisi ile toplanması (-20) olacaktır. Bunu sayı doğrusunda da görebilirsiniz açıklaması yeterli olacaktır.



Ancak (-) işaretli bir sayı ile yine (-) işaretli bir başka sayının çarpımının neden (+) işaretli olduğunu anlamakta güçlük çekerler. Genel olarak öğretmenlerine sorduklarında (istisnalar kaideyi bozmaz) anlamalarına yardımcı yanıt alacaklarına "Bu bir matematik kuralıdır. Ezberleyeceksiniz. (-) işaretli bir sayı ile yine (-) işaretli bir sayı çarpıldığında (+) işaretli bir sayıyı verir." gibi bir söylemle karşılaşırlar. Sonra da ezberlemek durumunda olduklarına inanırlar. Ve üniversite eğitimleri sırası da dahil olmak üzere bu işlemi ezbere yaparlar.



Sorsanız çoğu yetişkinin de sadece ezberleyip refleks halinde yaptığı, neden böyle olduğunu anlayamadığı bu mantığa, sevimli kediciğin hüznünü de düşünerek minik bir yaklaşımda bulunalım.



Öncelikle, bir sayının sıfırla çarpımının sıfır olduğu;



a.0=0 teoremi ile



bir sayının kendisinin ters işaretlisi ile toplandığında sıfır olduğu;



(+a) + (-a) = 0 teoremini



kullanacağımızı hatırlatıp, küçük bir matematik oyunu oynayalım:



A = x.y gibi bir A sayısı tanımlayalım.



ve bir sihir yapalım;



A = x.y + (-x).(y) + (-x).(-y)



A = x.y + (-x).[ y + (-y) ]



A = x.y + (-x).0



A = x.y + 0



A = x.y olacaktır.





İsterseniz başka bir sihir yapalım şimdi;



A = x.y + (-x).(y) + (-x).(-y)



A = [ x + (-x) ].y + (-x).(-y)



A = 0.y + (-x).(-y)



A = (-x).(-y)



olacaktır. Başlangıçteki tanımımız



A = x.y idi. O halde



A = x.y ve A = (-x).(-y) ise



x.y = (-x).(-y) dir.




Gözlerinizdeki anlamışlığın verdiği mutluluk ışıltıları eksik olmasın.

Matematiğin sihirli dünyasındaki minik turumuzun sevimli kediciğe de iyi geldiğini düşünüyorum.

Sevgiyle..


26 Ağustos 2007 Pazar

PAZAR HUZURU


Sıradan bir pazar sabahı. Pazar sabahları kent geç uyanır. Sabahın erken saatlerinde kent sokaklarının sakinliğine doyum olmaz. Sadece doğanın senfonisini dinleyebilirsiniz. Özellikle Ege'de kumruların olağanüstü korosu ile başlar senfoni. Bir ara biraz daha sert ve tınısı yüksek olan martılar iştirak eder. Sonra serçeler girer uzunca bir süre ince yaylılar misali. Çok hafif esen rüzgarın ağaç ve çiçek yapraklarını yalamasıyla çıkan sesleri duymak için biraz daha dikkatli olmanız gerek. Saat dokuza yaklaşırken insan sesleri ve araba sesleri doğanın seslerini bastırır. Kent uyanmıştır.

Artık kendi müziğinizi dinleme zamanı gelmiştir. Pazar sabahları, kent uyanınca Mozart dinlemek yine müthiştir. Mozart kahvenize ve sabah gazetenize çok zarif bir kavalyelik yapacaktır.




Sabah kahvaltısı illaki Ege usulü olacaktır. Domatesler doğranır, zeytinyağı gezdirilir, üzerine bol kekik ilave edilir. Sıcak gevrekleri almayı unutmamak lazım gelir, kahvaltı öncesi. Ezine peyniri, Ege'nin muhteşem zeytini. ( ki zeytini evinizde yapmanız tavsiye edilir.) Demlenen çayın mis gibi kokusu. Dilerseniz sahanda yumurta ( ama yumurtanın sarısı yerken patlatılmak üzere). Bu kez kavalye Chopin'in prelüdleridir. E biraz uzun tutulmalı kahvaltı, hoş bir sohbet dostuyla keyif çayları da içilmeli kahvaltı sonrası.

Güzel bir film izleme zamanı gelmiştir. Hoş bir melodram seçilmeli belki. Hatta duygulanıp gözlerden bir iki damla yaş akıtmalı.


Günün devamında kitap okunacak, matematik çalışılacak, öğrencilere daha kolay anlatım yolları bulunacak, notlar alınacak, sorular hazırlanacak, haftalık program ayrıntıları oluşturulacak. Bu kez kavalye Alan Person Project.

Akşamüstü evin ihtiyaçları ile ilgili alışveriş mutlaka yapılmalı. Çünkü hafta içi bunu yapmak için zaman bulunamayabilir.

Akşam yemeği için davetlisiniz dostlara. Duş almalı, giyinmeli, süslenmeli, püslenmeli ve tam saatinde orada olmalı. Belki bir demet kır çiçeği, belki dostların sevdiği bilinen bir müzik cd si, belki güzel bir şişe şarap eşliğinde " iyi akşamlar" demeli gülümseyerek, kapıyı açtıklarında.



Yemekte dost sohbeti bal tadında. Bitmesini hiç istemediğiniz akşam, tadının başka akşamlara da taşınacağını çok iyi bilmenizin getirdiği güvenin yanında hoş bir hüzünle kapanır. Eve dönüş. Yüzünüzde hoş bir tebessümle yatağınıza uzanış. Bu kez kavalye Beethoven ve moonlight.Uyku muhteşem. Uyku huzurlu.

Çok yakında, ders programım gereği hafta içi İzmir, hafta sonu İstanbul'da olmam gerektiği ve oldukça yoğun bir trafik içinde olacağım için böylesi bir pazar günü yaşama olasılığım çok az. Ama alınacak başka tatların bulunacağı hafta sonları olacak yaşamımda, İstanbul'un olağanüstü büyüsünün kavalyeliğinde.


Şu anda, ne cumhurbaşkanı seçimi, ne türbanlı first lady, ne O'nun türbanı için yapılacak tasarım çalışmalarının aptal gündemi, ne başbakanın beğenmeyen çeker gider söylemi, ne serinlemek için suya giren ayıcığı sopalarla linç eden insanların vahşeti, ne yaşamımdan çeken gidenlerin bıraktığı henüz pansumanlanmamış yaralar, ne duyup duyacaklarım, ne yaşayıp yaşayacaklarım,

Mozart, kalemim ve ben bahtiyarım.

Sevgiyle..

18 Ağustos 2007 Cumartesi

Onsekiz yıldır matematik eğitimi veriyorum. Kendime 'matematik öğretmeni' değil 'matematik eğitmeni' demekten hoşlanıyorum. Çünkü bugüne kadar çok sayıda öğrencimin matematik korkusunun ve önyargısının önüne eğitimci yanımla geçebildim. Böylece çok sayıda matematiksever oluştuğuna inanıyorum. Öğrenim dönemini bitirip artık iş hayatına atılan eski öğrencilerim matematiğe olan ilgilerini kaybetmediler. Hala beni arayıp, kafalarına takılan bir geometri sorusu ile ilgili yardım isterler. Onlarla gurur duyuyorum.

Matematiğin, süper güçlerin bizim gibi üçüncü dünya devletleri üzerindeki soğuk savaş malzemelerinden biri olarak kullanıldığını düşünüyorum. Matematik doğru düşünme biçimi ise , üçüncü dünya devletlerindeki çocukların, gençlerin matematik ile ilgili korkularının beslenmesi, doğru düşünemeyen nesillerin oluşmasına neden olacaktır. Kendisini, evreni, ülkesinin sosyal ve ekonomik durumunu doğru sorgulayamayan nesiller oluştukça da süper güçlerin sözünü ettiğimiz ülkeler üzerindeki yaptırımları ve yatırımları artacaktır. Ki 2007 Türkiye'sinde bunu çok ciddi bir biçimde yaşıyoruz.

Öncelikle eğitim sistemimizdeki matematik dersi işleyiş biçimi kesinlikle değiştirilmelidir. Avrupa ülkelerinde ve A.B.D. de ki matematik dersi uygulamaları, öğrencinin araştırmaya sevkedilerek öğrenmesini sağlayan, genel olarak oyun mantığı ile anlatılan bir yöntem içerirken, ülkemizde; neden, niçin sorularının yanıtını vermektense "ezberlemezseniz yapamazsınız!" söylemini diline pelesenk etmiş yanlış bir sistemin tekelinde sürdürülüyor. Böylece öğrenciler ne yaptığını bilmeden soru çözüyor ya da çözemiyor.

Oysaki evren matematiktir. İnsan psikolojisinin çelişkilerini matematikle çözebilirsiniz. İnsanın yaratıcılığını matematik destekler. Müzik matematiktir. Resim matematiktir. Heykel, dans, drama... matematiktir. Matematiği sanattan sanatı matematikten ayıramazsınız.

Bence matematik evrenin şiiridir!

Bu bakış açısını destekleyecek antik yunan dan çok örnek verebileceğim gibi, sanıyorum en iyi ve popüler olan örnek Leonardo da Vinci nin sanatına kattığı matematiksel yaklaşımlardır. Teorik fizik profesörü ve ressam Bülent Atalay ın, Özge Özgür ve Kosta Sarıoğlu tarafından dilimize çevirilen "Matematik ve Mona Lisa" adlı kitabı, Leonardo'nun sözünü ettiğim bu yaklaşımlarını çok duru ve anlaşılır bir üslupla anlattığı için bilim ve sanatla uğraşan herkese şiddetle okumasını tavsiye edebileceğim nefis bir incelemedir. Bülent Hoca'nın yüreğine, bilgisine, emeklerine sağlık...


Çok sevgili kardeşim Yunus Emre Bozdoğan devlet tiyatrosu oyuncusu ve rejisörlerinden. Bir dönem bölge tiyatrolarında yöneticilik de yaptı. Tiyatro üzerine akademik eğitimini almadan önce A.Ü. Fen Fakültesi Astronomi ve Uzay Bilimleri Bölümü öğrencisi oldu. Böylelikle matematik üzerine akademik eğitim de almış ve kendine özgü bir bakış açısı yakalamış önemli bir beyin. O'nunla yaptığımız söyleşilerde, oyunculuğu ve rejisini üstlendiği oyunların dramatik kurgusunda matematiksel bakış açısını çok ciddi ve kıvrak bir biçimde kullandığını gözlemleyip, kendini ifade etme şeklinde bile matematiksel mantık taşımasından etkilenmemek mümkün değil. Matematik ve Sanat bileşimindeki en iyi örneklerden biri!..


Çok sevgili dostum Funda Meyer , Devlet Opera ve Bale Orkestrasında flüt sanatçısı. Aldığı konservatuar eğitimi sırasında matematik dersi olmamasına rağmen, sanatında ve güncel yaşamında yapılandırıp kullandığı matematik felsefesine hayran olmamak elde değil. Yaşamın çetrefilliliğine karşı geliştirdiği amazon ruhunda bile zarif bir çözümlemeli matematik görürsünüz. Hani eskilerin bir lakırdısı vardır ya; ' şiir gibi kadın' diye... İşte ben Funda için 'matematik şiiri gibi bir kadın' söylemini çok uygun buluyorum.
Çevremde bu örnekler çoğaldıkça, hele öğrencilerimde böylesi bir yapının geliştiğini gördükçe, yaşam coşkum artıyor.
Büyük üstad Aziz Nesin'in oğlu, matematik profesörü Ali Nesin' in anılarından bir alıntıyı eklemek istiyorum tam da yazının bu bölümüne:
" Matematikçi bir kadın arkadaşım anlattı. Bir gece bir bara gider. Çok iyi bir matematikçi olduğu kerre de alımlı, zarif bir kadındır. Yanına bir adam sokulur. Adamın amacı belli. Eh, belki arkadaşımın amacı da pek başka değildi. Başlangıç zor olur ama başarırlar. Tanışma aşamasından sonra, adam kadına ne iş yaptığını sorar. Matematikçiyim yanıtını alınca adam önce bocalar, sonra gem vurdurmadan;
- Yemek yapmasını da biliyor musunuz? diye sorar.
Bu soru üzerine matematikçi arkadaşım adamı başından savar."
İşte toplumumuzda matematik ve matematikçilere bakış açısı gerçekten böyle!..

Oysa ki bir matematikçi veya bir matematiksever ile sohbet daima çok hoştur. Hele bir de bu kişi bir kadeh şarap içtiyse.. Konuşmalarındaki matematik şiirini algılarsınız ve kendinizi bu şiire bırakıverirsiniz. Asla unutmayın, kendinizi bırakıverdiğiniz bu şiir çok emniyetli ve çok doyurucudur!...

Sevgiyle!..









15 Ağustos 2007 Çarşamba

SLOW FOOD







' Dün ölseydim bunu öğrenemeyecektim!'

Yıllarca batı dünyasının 'fast food' dedikleri beslenme biçiminin yararları, zararları üzerine ahkam kesildi. Matematikçi mantığı ile 'fast food' un tümleyeninin 'slow food' olduğunu düşünmüştüm. Ama söylersem gırgıra alınacağını bildiğimden beynimin bir köşesine prangalarla bağlayıp, hücre hapsine mahkum etmiştim 'slow food' deyimini.


Ancak bugün öğrendim ki, bir italyanın, Carlo Petrini'nin başını çektiği, yaklaşık elli altmış yıldır varlığını koruyan, 'fast food' a karşı oluşturulan ve adı da aynen 'slow food' olan bir akım varmış. Üstelik dünyanın dört bir tarafında katkısız üretim yapan çiftçiler, arıcılar, balıkçılara, onları yerinde gözlemleyip 10.000 euro ya varan ödüller vererek, onları dünya çapında tanıtarak büyük hizmet veren bir kuruluş sözünü ettiğim Carlo Petrini'nin 'slow food' u. Türkiye' den de üç üretici bu ödülü haketmiş. Ne gurur!


Bunlardan birtanesi Bodrum Yalıkavak köyünden Güler Hanım. Evinin bahçesinde katkısız ürünlerle hazırlanan binbir çeşit malzeme ile kahvaltılar sunuyor dünyanın dört bir tarafından gelen konuklarına. Kendisi de ismi gibi Güler yüzlü. Sıcacık bir kadın.













Benim son bir yıla kadar "yemek" le aramda özel bir aşk yoktu. Ama bu konuda özel bir aşk yaşayan önce annem Ülkü Bozdoğan'ı sonra eski eşim Harun Özaytekin'i tanıdım.










Annem gerçek bir anadolu kadını. Sonradan kentsoylu olmuş. ( belki de önceden de öyleydi.) Anadolu yemeklerinde üstüne yoktur. Sonra babamın tayini nedeniyle Ankara'dan İzmir'e yerleşince, birden tam bir Ege'li kesildi. Ege'nin bütün otlarını tanımaya çalıştı, şifalarını öğrenip soframızın konuğu yaptı.










Hala yeşil olan herşeye karşı düşkünlüğü var. Pazar alışverişlerinde O'nu yeşilin yanından uzaklaştıramazsınız. Büyük bir aşkla satın alır, büyük bir aşkla pişirir ve soframıza koyar. Kendisiyle ilgili, kendisinin yaptığı en büyük espri de " geçmiş yaşamımda ben galiba 'inek' tim, otlardan kendimi alıkoyamıyorum." dur. 'Fast food' a kesinlikle karşıdır. Sofra adabına uygun, sadece damak tadına değil göze de hitabeden bir sunuş yapmaya özen gösterir. Yemek yemenin, yemek yapmak kadar önemli bir sanat olduğunu savunur ve yavaş yemek yer!.






Eski eşimden de çok şey öğrendim. O gerçek bir gurmedir. Tam bir mutfak üstadı, tam bir damak tadı üstadı. Bir zamanlar O'nunla Kuşadası' nda turistik bir restoranın işletmeciliğini yapmıştık. Mutfağın lezzetinin yanı sıra bu lezzetlerin sunuşlarına çok özen gösterirdi. Siparişler alınırken soğuk, ara sıcak ve sıcakların saat kaçta istendiğini özellikle sordurur ve bu zamanlamaya kesin olarak uyulmasını sağlardı.

Evde yemekleri O yapardı. ( Şanslı kadındım yani ) Pazar alışverişleri ve özellikle balık alımındaki engin birikiminin bütün lükslerini şımarıkça yaşadım.

Hem annemin hem eski eşimin çok inanıp savundukları ortak söylem ise "Yaptığın yemeğe 'sevgi' ni katmayı unutmadığın sürece, yemek daima leziz olacaktır."





Bütün bu söylemler 'slow food' söylemleri.





Son bir yıldır katkısız ürünlere, sevgiyle yemek yapmaya merakım arttı. Yaptığım yemeklerin dostlar tarafından beğenilmesi yüreğimi okşuyor. Tabii ki sofrayı özenle hazırlayıp, özenle oturup ve yavaş yiyoruz. Yeni tat arayışlarım sürüyor. Mutfakta çok keyifli saatler geçiriyorum. Altı yaşındaki yeğenim, büyük aşkım, bitanem Ada Bozdoğan'ın böylesi bir yemek alışkanlığına göstermeye başladığı ilgi beni göklere çıkarıyor sevinçten.








Bu arada Çok sevgili dostum Yusuf Köksal'ın mutfağına diyecek yok. Sevgiyle yapıp, sevgiyle paylaşan zarif yüreğine sağlık. Her hafta cuma akşamları Yusuf Köksal'ın sofrasına çok sevgili insanlar katılır. Paylaşımlar yemek yemekten yavaşça türk sanat musikisine kayarak müzik ve şiirle bütünleşir. Her zaman kusursuz bir evsahibidir. Sofrasında kaç kişi olursa olsun, herbirinin yemek, müzik ve şiir servisini asla atlamaz. Zamanlaması muhteşemdir.


Bir kaç kez sofrasına misafir olduğum Cem İdiz' e ne demeli peki?.. O önemli bir sanatçı, önemli bir müzisyen. Beklenmeyen bir biçimde harika bir mutfağının olduğunu söylemeden geçemem. O da 'Slow food' cu. Çok hoş bir hazdır sofrasında bulunmak, en az bestelerini dinlemek kadar hoş bir haz!..
Başta anneme ve eski eşime teşekkür borçluyum. Beni çok sevgili bir mutfak kültürüne bulaştırdıkları için. Sağolsunlar, varolsunlar! Sofraları bereketli, sunuşları daim olsun!. Sevgileri tükenmesin..
Yusuf Köksal ve Cem İdiz'in sofra paylaşanları bol olsun, emeklerine gönüllerine sağlık!..
Sevgili Carlo Petrini'yi sözünü ettiğim bu insanların sofralarında görmeyi çok arzularım. Yemeklerin olabildiğince katkısız malzemelerden yapıldığı ama kesinlikle katkısız bir sevgiyle biçimlendirildiği bu sofralarda ağarlandığını görmeyi çok arzularım.
Evet " dün ölseydim bunu öğrenemeyecektim!"
Artık 'slow food' da var bilgi dağarcığımda.
Yaşasın!
Sevgiyle....